Laboratuvarlar başladı, artık sürekli önlükler yıkanıp durur. Bizim önlükler yine yıkandı, yıkama işlemine hiç karışmadım.Gerçi zaten makine tarafından yıkanıyor ama olsun, makineye ben koymadım o beyaz yaratıkları. Neyse bizim önlükler yıkanmış, asılmış, kurutulmuş... Benim önüme ütü yapılmak üzere geldi. Ütü yapmayı da hiç sevmem...Zaten sevgili kardeşim yaklaşık bir ay önce ütüyü balkona koymuş, ne akla hizmet anlamadım. Yağmur da yağınca ütünün bütün kabloları falan, içi dışı suyla dolmuş. Bunu annem duydu ya "Sakın ütüyü açmayın.Allah korusun elektirik melektirik çarpar yavrum!" diyip duruyordu. Hatta her gün sırf bunu söylemek için arıyordu. Neyse biz Ankara'ya gittik ya o sırada annem yine bizi tembihledi: "Sakın ben gelene kadar ütüyü açmayın!" diye... Annem de kurban bayramına doğru gelicek, kim bekler ki o zamana kadar. "Tamam" diyerek geçiştirdik. Bugün mecburen ütü yapmak zorundaydım ama ütüyü açmaya cesaret edemiyordum resmen. Annem artık bunu içime nasıl işlediyse bir ara tırstım, ya elektirik çarparsa diye. Elektirik çarpmasından korkmuyorum da eğer olur da çarparsa ben anneme ne cevap veririm diye tırsım tırsım duruyorum. Artık ömrü billah annemin dilinden kurtulamam diye düşünüyorum tabi... O sırada gözlerimi tavana dikip içimde bin bir düşünceyle kabloyu prize taktım... Anaaaa!!!! Hiç bir şey olmadı. Nasıl mutluyum bir bilseniz... :) Kendi önlüğümü ütülemekle başladım işe, gayet güzel ütüledim misler gibi oldu. Hemen de askıya asıp kaldırdım dolabıma. Sıra sevgili kardeşimin önlüğünün ütülenmesi işine geldi. Gayet iyi niyetli duygularla elime aldım önlüğü, tam ütülemeye başlayacağım, bir baktım ki önlüğün ceplerinden birisinde bir şişkinlik var. "Iyyy dedim peçete falan mı unuttu içinde acaba." diyerek cep kısmına elimi daldırdım, o anda elime birbirine yapışmış vaziyette bir çift eldiven geldi. Ayy iğrenç ya. "Heyyttt hoppp önlüğünü yıkamadın mı bebeee!" diye seslendim. Bizimkisi de makineyle evin tozunu falan alıyordu. "Yıkadım!" şeklinde karşılık gelince, "İçinden eldiven çıktı!İnsan bir çöpe atar yahuu!" diyerekten tepkimi koydum. Karşıdan gelen ses hiç iç açıcı değildi: "Ay hemen onları çöpe at, kimbilir fare falan mı kestim onlarla!" Hönk!!! O ne yahu öyle, "Elma kestim." der gibi... Nasıl bir rahatlık... Bilim adına kesilen hayvanlara üzülüyorum aslında ama biraz daha soğukkanlı biri olsaydım ben de keserdim herhalde... Ne olursa olsun amaç bir şeyler öğrenmek ne de olsa. Bir de bunların fotoğraflarını falan çekiyorlar iğrenç iğrenç... Hepsi bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti ama fotoğrafları buraya koymam yasal açıdan uygun olmayacağından göremeyeceksiniz. "Git çabuk ellerini yıka!" diye bir ses geldi hemen ardından... Ben sanki afet çıktı gibi direkt ellerimi suyun altına attım ve birkaç kere yıkadım, ne oluyorsa bana! Sonra ne yapıyorum ben diye düşünerek tekrar görevimin başına döndüm. Zaten önlüğün içinde eldivenler de yıkanmıştır diye düşünerek önlüğü ütüleme işlemime kaldığım yerden devam etmeye başladım. Ellerimde böyle garip bir his, pislenmiş de geçmeyecekmiş gibi. Büyük güçlüklerle ütüyü bitirdim ve astım askısına önlüğü... Yarın da Eminönü'ne gidicez, laboratuvar için malzemeler lazım onları almaya. Duyan "Biz de takılırız size." diyip duruyor. Ders çıkışı kaçmayı planlıyoruz millete çaktırmadan. Arkamdan öpüşe koklaşa gelen tiplerin olmasını istemiyorum.Nasıl bir sınıfsa Dallas'ı aratmıyor. Artık sıkıldık! Yine dağıttım konuyu, belki Eminönü'ne gitmişken kendime bir önlük daha alırım, zaten acayip önlük alasım var. Geçen önlüğüme fenol kırmızısı değmişti de izi geçmedi, uyuz oldum. Rengi de turuncu turuncu gözüme batıyor. Keşke asistanlar da önlük alsalar, önlüklerini hiç yıkamıyorlar. Var ya mikrop doludur önlükleri, bence hiç hoş değil. Bir de bize her hafta yıkamamızı söylüyorlar, böyle de kötü örnek olmazki!!!!
ABRAXAS'IN DÜNYASINA HOŞ GELDİN!!!
Bir girdin mi dünyama bir daha çıkış yok, tüm kapılar kapalı ardına kadar. Ama korkma ne kelepçelerim var ellerine takacağım ne de prangalarım var ayakların için. Benim bir kalbim var, orada da herkese yer var fazlasıyla, anlayacağın oldukça büyük. Ben sıkıldıkça bir şeyler karalıyorum, aslında bir şeyler yazmak için sıkılmam da gerekmiyor. Evde herkes uyurken içim içimi yiyor adeta, uyuyamıyorum. Ev halkına ayıp olmasın diye yatağıma uzansam da dayanamayıp kalkıyorum. 2 de yatağa mı girdim, 3 de bilin ki kalkıp yazmaya başlamışımdır. Garip bir şahsiyetim ama olsun, alışırsın kolayca. Çok zorlamam seni, ama yok ben istemiyorum ne senin yazılarını, ne blogunu dersen o zaman da kaçışın yok bir yere. Kalbimde yine yerin olur ama hüzünler bölümünde ben kendimi yer dururum, yine gelmedi diye;
Neyse bu kadar duygusallık yeter bana.
İstiyorum ki herkes bir şeyler okusun, yazsın da şu cehaletimiz bir şekilde ortadan kalksın. Toplum olarak rahatlayalım artık. Sadece bloglar için değil sözüm, hiç durmadan bütün gün bloglarda gezinmenin de bir mantığı yok, sen de eline geçen her şeyi oku işte kardeşim! Arada da okuduklarını ya da yazdıklarını paylaş bizlerle.
Benim de genelde yazdığım şeyleri çıkarıp da birilerine gösterecek kadar cesaretli olduğum söylenemez ama sanal ortamda işler değişiyor.
Ben de o an içimden geçenleri ufak bir makine parçasına dolduruyorum...
Ufak mı dedim??? -Pardon... :)))
Bu 'ufak' makine parçası sayesinde blogcu da aksitabraxas linkine tıklayan herkes yazdıklarımı okuyabiliyor.
Sanırım bu şekilde kendimle ve yazılarımla ilgili olarak çok daha büyük bir iş yapmış oldum ve bunu düşünmek bile beni gerçekten mutlu etmeye yetiyor.
Umarım SEVGİLİ OKUYUCU, seni de mutlu edebilme maharetini gösterebilirim.Kendime başarılar dilerken, senin de blogumda iyi vakit geçirmeni dilerim; tekrar DÜNYAMA HOŞ GELDİN!!!!