Uzun süredir blogumu boşlamıştım; ailevi nedenler, arkadaşlarla yaşanan birtakım problemler, sınavlar vs. derken doğru dürüst yazı yazamamıştım. Malum bir de diğer blog var. Yazdıklarımı da orada yayınlamışım hep. Bir de baktım ki burada kimse kalmamış, ne gelen var ne giden. Aslında 'blogcu' benim ilk göz ağrım. Çünkü blog camiasıyla tanışmam bu blog sayesinde olmuştu. Genelde blogcular tarafından pek tutulmasa da ben severim 'blogcu'yu. Hani ilkler hep özeldir derler ya bu da onun gibi bir şey olsa gerek. E bir de işin teknolojik boyutundan çok fazla anlamıyor olmam var. Hep bahsedilen 'blogcu'nun eksiklerinin birçoğunu fark etmiyorum doğal olaraktan. Artık eskisi kadar çok blog da takip edemiyorum. Seçici olmaya başladım sanırsam. Herkes için zaman değerlidir, benim için de öyle. Yaşadığım son tatsızlıklardan sonra buna daha da çok önem verir oldum. Seçicilik derken neyi kastettiğimi aslına bakarsanız şuan ben de bilemiyorum. Belki tamamıyla özgün içerikli blogları arıyor olmam şeklinde açıklayabilirim bu durumu. Video içeren bloglara pek girmemeyi tercih ediyorum. Ordan burdan şiir, hikaye, deneme vs. ekleyenlerin bloglarını okumak da sıktı açıkçası. Haaa içeremez mi? Tabiki olabilir ama blog tamamen alıntılardan oluşuyorsa bunun bir anlamı yok benim açımdan. Bir de para kazanıyor birçok kişi bloglardan. Düşünsenize, blogun tamamı ordan burdan alıntılarla dolu ve bloga her gün birsürü insan giriyor, üstelik de beğenerek takip ediyor, kazanılan paralar da cabası. (Gerçi milletin para kazanmasına lafım yok ama...)Ne anladım ben bu işten?? Bence herkes biraz dürüst olsun. Ben neden bu kadar çabalıyorum ki! Emek veriyorum bu işe. Benim gibi emek veren birçok blogcu yine var, biliyorum, sizler de biliyorsunuz ama hergün onlarca yazı (alıntı) yayınlayan birçok blogcunun popüler olmasını anlayamıyorum, anlamak da istemiyorum. Zaten hiçbir zaman emek verenin kıymetini bilemedik bizler. Ben kendimi geçtim ama saygı duyduğum blogcular var. Gerçekten yürekten yazdıklarına inandığım... Yazık değil mi o kadar zamana, emeğe... Bir de şu Blog Ödülleri denilen saçmalık var. Birileri birilerine oy veriyor falan filan. Ben katılmadım tabiki, zaten güvenilir olduğunu düşünmüyorum. Kişisel kategorisinde binlerce blog var. Çok komik ya! Ben hiçbir bloga oy vermedim. Çünkü beğenerek takip ettiğim birçok blog var. Ancak eşine dostuna oy kullandıranların sayısı da az değil, şimdi eğri oturalım doğru konuşalım. Bu işler böyle yürüyor, hepimiz biliyoruz ama o zaman bu yarışmanın ne anlamı var ki! Bilmiyorum bana çok çirkin geliyor. Girdiğim her blogda aynı tantana: "Oylarınızı bekliyoruz.", "Oylarınıza talibiz.", "BÖ'de sayılı günler, desteklerseniz bizi mutlu edersiniz." Hakkaten baydı artık. Herkese göre kendi blogu birinci çıkmalı tabi ama öyle olmadığını ve olamayacağını hepimiz biliyoruz. Ne diye kafa yorarsınız ona da akıl sır erdiremiyorum. Tek istediğim şu saçma yarışmanın bir an önce bitmesi ve blog camiasının eski güzel günlerine dönmesi... Sevgiler.
Bugün önemli işlerimiz olacak siz okuyucularla birlikte. Öncelikli göreviniz: Su platformu sitesine giriyorsunuz, oradaki yazıları doğru dürüst okuyup bilgi sahibi oluyorsunuz. Hatta ve hatta anneniz, babanız, kardeşiniz, teyzeniz, halanız, arkadaşlarınız falan filan hepsine de okutuyorsunuz. Neden? Çünkü günümüzün en önemli konusu, aynı zamanda da sorunu: Su. Su hakkında ve suyun ticarileştirilmesi hakkında bildiklerinizi gözden geçirmek, bilmediklerinizi öğrenmek için okumanız, okumamız, okutmamız şart. Bu sadece benim sorunum değil, hepimizin sorunuysa eğer çözüm için herkesin duyarlı olması gerekir. Ana sayfanın sağ üst köşesinde etkinlik takvimi yazan bir yer var, ilginizi çekerse muhakkak o kısma da göz atın. Bu büyük bir organizasyon, öyle dandirik bir link de vermedim yani buradan da organizasyonun hangi çevreler tarafından desteklendiğine bakabilirsiniz. Ben bu konuda uzman olmasam da suyun ticarileştirilmesine karşıyım ve aynı zamanda 5.si Türkiye'de düzenlenecek olan Dünya Su Forumuna da...Bu konuda insanların ciddi anlamda bilinçlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Geçtiğimiz hafta katılmış olduğum seminerlerden birinde konuyla ilgili bilgi edinme imkanım oldu ve bu önemli konuyu siz sevgili okuyucularla da paylaşmayı bir görev bildim. Üzerinde ciddi şekilde durulmalı ve her ayrıntı özenle incelenmeli diye düşünüyorum. 5. Dünya Su Forumu'nu sanki çok güzel bir şeymiş gibi güle oynaya karşılamak oldukça acı verici bence. Amaç; suyun ticarileştirilmesi... Düşünsenize marketlerden 25-35 kuruşa, cafelerden 1.5-2.5 tlye, havaalanlarından 6-7tlye aldığınız 500 ml.lik suları yakın zamanda %200 veya daha da fazla zamlanmış haliyle alacaksınız... Amaç tasarruf yapmak mı? Yazık...İnsanlar zaten kullanılabilen su kaynaklarının %10'unu tüketiyor, gerisi de sanayiye vs. gidiyor. Tasarrufu yapması gerekenler kimler? Bence cevap gayet açık... Hadi bakalım, ben ilk adımı attım. Sizlere de bu konuyu ciddi şekilde araştırmak kalıyor. Ödevlerinizi bitirince yıldızlı pekiyi vereceğim, en sevgi dolu olanlarından... Sevgiler...
Öncelikle bugün canım ciğerim, biricik kardeşimin doğum günü. Umarım her zaman mutlu olur, az sonraki konumla alakalı olacağı için yazmakta fayda var, kardeşim genetik okumakta. Heyhat!!! İsterdimki ben çektim, o çekmesin ama ne yapalım hayat böyle. Gelelim konumuza... Efendim bugün düşündüm taşındım, dedim benim hayatımı neler şekillendiriyor, nelerle uğraşıyorum, ne yapıyorum vs. İşte monotonlaşmış bir hayat, çık evden okula git. Okuldan çık eve git. Olmadı bir Eminönü yap ki her zaman söylerim Eminönü'ne aşık bir insanım. Ne biliyim git bir Taksim'e yemeğini ye bir şeyler iç, gir bir sinemaya... Şimdi metrobüs de var, okulun önünden kalkıyor hem de ilk durak. Bin metrobüse koş Mecidiyeköy'e, Cevahir mevahir sil süpür hepsini. Ondan sonracığıma tiyatro biletini al git izle oyununu falan falan sallama bir hayat. Zaten bunu hepimiz biliyoruz. Böyle hayat mı olur be! Sonra düşünmeye devam ettim. İlginç bilgilere ulaştım kendi çapımda. Mesela 1. sınıftan itibaren girdiğim ve gireceğim derslere bak şimdi: Analitik, Anorganik, Organik, Matematik, Fizik, Nümerik, Teknik İngilizce, Teknik Resim, Anorganik lab., Fizik lab., Analitik lab., Fizikokimya lab. Organik lab., Termodinamik, Anorganik teknolojiler, Organik teknolojiler, Fizikokimya... Bu ne biçim iş yahu. Ben de zaten şans olsa derslerde bir atraksiyon olurdu. Hepsinin içinde -ik var anasını satıyım. Şuan yanyana bulunmakta olan i ve k haflerini sevip sevmeme konusunda düşünüyorum. Bir karara varınca size de söylerim. Hatta sevmeme demiyeyim de 'nefret etme' diyeyim. Daha doğru olur. Google da bile "i k" yazınca Boltzmann çıktı, şok geçirdim. Hayır çıkmasına çıksın o sorun değil de ben fiziko sınavından yeni çıkmışım zaten sınav suratıma çarpmış fena halde, bir de üstüne Google 'Boltzmann'la çarptı iyice fena oldum.
Gerçi ne diye şaşırdım bilmiyorum. Sonuçta fiziksel bir terim yani. Artık her şeyi normal karşılamaya başlasam iyi olacak. ..... Bir de şuan Hadise'yi dinliyorum. Sabahtan beri durmadan tekrar ediyor bu şarkı. Neden diye soracak olursanız, bizim üstteki komşu her gün bir şarkı açıyor, hem de sevmediğim bir şarkı oluyor ve bütün gün aynı şarkıyı dinliyor. Ya kardeşim deli misin nesin, senin yüzünden 'çek git bebeğim' şarkısını bile ezberledim. Ses son sürat açık bir de, kendin duy yeter, beni niye rahatsız ediyorsun değil mi ama? Neyse işte ben de artık kafayı yemek üzere olduğum için tepki olarak açtım Hadise'yi, ses seda yok üstte. Herhalde adam ya da kadın herkimse işte şarkıyı beğenmiş olmalı. Yoksa sesler ciddi anlamda birbirine girmiş olurdu. :) Sevgiler.
İğrenç bir şekilde başlayıp yine iğrenç bir şekilde son bulan vize dönemimin akabinde tüm hissiyat-ı ruhiyemi kaybetmişçesine şuursuzca etrafta gezinirken bugün kafama düşen bir saksıyla, ki bu saksı açıklanan bir not oluyor, kendime geldim ve salya sümük ağlamaya başladım. İnsan denen yaratık yaşadığı olaylardan ders çıkarmasını bilir, bilmelidir. Her zaman söylenegelen bu lafı duymayan yoktur. Nitekim, bu söz bir kulağınızdan girip de öteki kulağınızdan çıkıyorsa vay halinize, vay halime... Her yıl olduğu gibi bu yılda gelenek bozulmadı. Sınav sonuçlarımın oldukça düşük geleceğini biliyorum. Bunu bile bile neden çalşmadım derseniz, bu sorunun cevabını bilemiyorum. Saf mıyım, salak mıyım, kendime gereksiz bir güvenim mi var anlamış değilim, zira dersler güveni pek kaldıracak cinsten değil. Aslında bugün açıklanan sınava -analytical chemistry lab.- hiç çalışamadan girmiştim, aynı günün sabahı fizikokimya lab. sınavım olduğundan...Dolayısıyla benim için çok şaşırtıcı olmadı ama kendime çok kızdım, çünkü sevgili sınıf akadaşlarımın sınavdan aldıkları 90küsürlü notları görünce "Ben de bir mallık var herhalde." sorusu kafamı kurcalamaya başladı. Hemen işe koyulup bilgilerimi aldım, ben saatlerce oturup bu analitik nedir ne değildir, mantığı nedir, hatta bir mantığı var mıdır diye anlamaya çalışırken ve bu sırada da vakit kaybederken millet bu soruların bir tanesine dahi kafa yormayıp ezber yapıyormuş... İlginç doğrusu.Yahu kimyada ezber olur mu, oluyormuş demekki. Bir yaşıma daha girdim, haydi hayırlısı. Labaratuvar dersleri de hiç riske atılmaz şimdi nasıl da saçma bir not almışım, söylemeye dilim varmıyor. Bari DC falan gelse de bütünlemelerde yükseltsem. Çok riske girdi durumum, zaten finalde 50 aldın mı ortalaman da 40ı tutuyorsa geçiyorsun. benim o kadar salak bir durum olduki, ortalamam 40'ın üstünde olacağından DC gelmesi de riske girdi. Dandirik bir laboratuvar dersinden de CC falan gelirse artık okula gitmeyeyim daha iyi. Organik desen zaten o bütünlemeye bırakılacak ders değil, tabi hoca bırakmazsa... Diyorum ki acaba differential equations ve fizikokimyayı bıraksam, o arada analytical chem. ve organik kassam...Dif.le fizikoyu havada karada geçerim. Gerçi onların sınavları da berbatın da berbatı vaziyette o da ayrı bir sorun. Bir de organikle analy. chem.e kasıp da geçememek var... Off Offf.... Şimdi hoca bir ödev listesi asmış, Analytical Chemistry'den. Mükemmel ingilizcemle ödev hazırlamaya başlayacağım. %5 etkileyecekmiş. %5 nasıl büyük bir oran şuan gözümde anlatamam. Konu olarak da Acid&Base Titrations gelmiş şansıma. Zaten ben de o konuları öğrenme moduna girmeye hazırlanıyordum, iyi oldu bu sayede. Analitik kimya kadar zor bir ders daha görmedim. Organik dersinin bile bir mantığı var ama analitikte... Zaten bugün analy. lab.da quiz olduk, orada büyük bir başarı gösterip boş kağıt verdim. Ne biçim bir öğrenciyim ben! Ben hoca olsaydım, kendimi hayatta geçirmezdim. Mal mı bu ya, iki tane denklem yazıp titrasyonda 2 adet gramaj hesabı yapamamış, biz kaç haftadır ne öğretmeye çalışıyoruz burda, sıfır!!! derdim...Kendimi terk etmek istiyorum artık valla, böyle olmuyor. Hak ettim ben bunların hepsini ama, çalışmadım oh olsun. Bundan sonra her gün analitik çalışmayı hedefliyorum. Her gün bir saat çalışsam ancak anlarım analitiği. Bilmiyorum ya herkes organikten yakınıyor ama demekki benim beynim analitik düşünemiyor. Ne olursa olsun kendimi avutmaya ihtiyacım var, ezber yapmayıp anlamaya çalıştığımdan dolayı düşük not alsam da, alacak olsam da kendimi bir adım daha ileride görüyorum. (Nedir bu güven?) Sonuçta işin özünü anlamış olmak daha önemli benim için. Zaten sınav her şey demek değil. Birçok arkadaşımın, sınavdan bir gün sonra hiçbir şey hatırlamadığını görmek beni böyle düşümeye sevk ediyor açıkçası... Hocalar da şu ezberci sistemden sıyrılabilseler keşke...
İnsan kafasını yastığa koyduğu zaman genellikle gün içinde yaşanan gerekli gereksiz olayları, sinirlendiği kişileri, sevdiği insanları, hayalini kurduğu şeyleri düşünüp durur. Tabi bu arada zaman da işler, insana ve yaşama inat. Bir bakmışsınız saatler geçmiş ama uyku konusunda bir arpa boyu yol kat edememişsiniz. Evet, bu yazdıklarım tamamıyla beni anlatıyor_DU! Son zamanlarda ciddi bir şekilde uyuyorum, başlığa 'kafanızı yastığa koyduğunuzda...' diye yazdım ama ben kafamı daha yastığa koyamadan uyuyorum; otobüste, koltukta, televizyon başında, okulda sıranın üstünde vs. Kendimi acayip yorgun hissediyorum, sürekli bir uyku modu. Açıkçası bu durum canımı sıkıyor. Zannedersem buna sebep tam olarak ders programım. Sabahın 08.30 unda başlayıp akşam 16.00 gibi biten dersler insanda hal bırakmıyor. Bir de bunun içinde saat 10.30dan 16.00ya kadar -o da eğer deneyleri o saate kadar başarıyla bitirebilirseniz- yaptığımız laboratuvar dersleri var ki, sormayın gitsin. O saatler arası oturmak için en fazla yarım saatlik bir boşluk bulabiliyorum ki, bazen o şansım da olmuyor. Eee hal böyle olunca eve gider gitmez atıyorum kendimi yatağa, yatış o yatış. İşin daha da vahim yanı daha hayatımın baharında bacaklarımda varis çıkacak korkusuyla yaşamak ki o da ayrı bir dert. Herneyse, aslında normal şartlarda bir insanın kafasını yastığa koyduğu andan itibaren 7dakika içerisinde uykuya geçmesi gerekirmiş.Bir de uyumadan önce çok aç ya da tok olmamak gerekiyormuş. Ayrıca kafeinli, alkollü, kolalı içeceklerden ve tütünden de uzak durmak gerekiyormuş ve tabiki saat kaçta yatılırsa yatılsın aynı saatte kalkmak gerekiyormuş. Ki son yazdığım şey, benim yaşam tarzıma hiç uymuyor, zaten bunu yapabilen insanlara da hep imrenmişimdir. Sabahları kalkıp okula gitmek bile zor geliyor, sanki işkence yapılıyormuş hissini veriyor bana. Sigara içmeyen bir insan olarak, çevremde sigara içmekte olan insanlara seslenmek istiyorum, özellikle de durakta sigara içip uyku düzenimi bozanlara: İçmeyin şu mereti, hasta oldum yahu!!! Kafein olayı bende her daim ters tepmiştir, o yüzden vize zamanımda çok uyuyor olmamı daha doğrusu çok uyuyor olmak istememi yadırgamıyorum artık. Kahve içen insanların gözleri cin gibi açılırken benim içtiğim kahve sayısı arttıkça dayanabilitem de azalıyor. O yüzden ben de ayran içiyorum, o zaman uykum açılıyor. Hayatı tersten yaşayan bir insan olduğumdan her işim ters gider zaten. Alkollü içecekleri aşırıya kaçmayacak şekilde tükettiğimden bu benim için bir sorun teşkil etmiyor. Kola deseniz hayatımın vazgeçilmezi. Ne kadar iğrenç belgesel, reklam, slayt, hikaye, vs. vs. okuduysam da dinlediysem de müthiş titiz bir insan olan ben -abarttım- kolalı içeceklerden, insanın midesini kaldıran hikayelerine rağmen vazgeçemediğim için bu seçeneği okumadığımı var sayıyorum.Aslında böyle bir şey yok. Bizim okulun içerisindeki müthiş tiner ve boya kokusu da kafayı bulup uyumanız için birebir. Uyku problemime kafayı baya taktım bu aralar, iki hafta içerisinde uyuduğum saatleri toplamaya kalkarsak işin vehameti daha da belirginleşiyor. Ölesiye uykuya hasret olduğum vize zamanımda günde ortalama 3 saat uykuyla rekor kırdım. Kendime halâ hayret ediyorum, ben neymişim be! Geçenlerde otobüste giderken uyuyakalmışım, yanımdaki çocuğun omzuna yatmışım mal gibi. Ondan sonra bir gün de Bakırköy'e gidecektim, otobüste uyuyakalınca Yeşiköy'e kadar gitmişim, haydiii tekrar Bakırköy'e...Rezalet, rezalet, rezalet...Allah'tan otobüste tek değildim, otobüste bir tane amca da uyuyakalmış, kendimi niye o amcayla kıyasladığımı bilemiyorum ama sonuç olarak ikimiz de kendimizi Yeşilköy'de bulduk... Uykuyla ilgili hikayelerim çok fazla olduğundan biter diye bir korkum yok. Bizim okulda 55-60 yaşlarında bir hademe amca var, garip bir şiveyle konuşup hep bizi eğlendirir. Bir gün bulduğum boş bir sınıfa girip hemen uzandım zaten oturaklar da bitişik ama nasıl uykum var anlatamam. Bizim Başak da başımda nöbet tutuyor, gelen olursa haber verecek güya. Bir ses geldi önce, sonra bir baktım amca... Uyu muyu bir şeyler diyor. Allah belanı vermesin Başak diyip çıktım sınıftan ya da yatmaya devam ettim o kadarını hatırlamıyorum. Uyku sersemliğinden olsa gerek... İşte böyle iğrenç durumlara düşebiliyor insan uyku ya da uykusuzluk yüzünden. Önemli bir problem aslında, bu yazıyı yazarken bunun böyle olduğuna karar verdim. Zaten bir yazıda çok uyuyan insanların sıkıntılı ve karamsar kişiler olduklarından bahsediliyordu. Karamsarlığa kapıldım bu noktada. Peki ya siz?
ABRAXAS'IN DÜNYASINA HOŞ GELDİN!!!
Bir girdin mi dünyama bir daha çıkış yok, tüm kapılar kapalı ardına kadar. Ama korkma ne kelepçelerim var ellerine takacağım ne de prangalarım var ayakların için. Benim bir kalbim var, orada da herkese yer var fazlasıyla, anlayacağın oldukça büyük. Ben sıkıldıkça bir şeyler karalıyorum, aslında bir şeyler yazmak için sıkılmam da gerekmiyor. Evde herkes uyurken içim içimi yiyor adeta, uyuyamıyorum. Ev halkına ayıp olmasın diye yatağıma uzansam da dayanamayıp kalkıyorum. 2